26.5.17

Toza Sor John Fante kitabına dair...

John Fante okumak istediğim bir yazardı. Kampanya dahilinde görünce alayım başlangıç olsun diye düşünmüştüm.
Geçtiğimiz hafta okudum. Tam bir yeraltı edebiyatı dedikleri türdendi. 
"Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün ordan geçerdim. Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.”


Diye başlar Fante’nin en etkileyici eserlerinden Toza Sor’unun önsözü. Bu satırlar  Charles Bukowski’nin kaleminden dökülür.

Kitabın içinde, yazılarda hayata dair sıkılganlıklar, sitem ve devamlı eleştiri var ama bu biz okuyucuyu rahatsız edici türden değildi.
Hatta yer yer bakış açısını o kadar sevdim ki; he ya aynen böyle Artura Bandini derken buldum.
Aslında yazdıklarında haksız da değildir yazar...
Biraz da otobiyografik bir roman. Kendi hayatında sorunlar eksik olmamış...
Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap..." 
der kitabın bir yerinde ve başlar oradan anlatmaya.... 

Yer yer umursamazlığı, hayatı ayklakça yaşamasını, aşkını içinde yaşamasına, yazar olma yolunda ilerlerken yaptığı hatalara bazende gurura kızarken buldum kendimi.

Toza Sor ve başka bir kitabı da filme alınmış ayrıca. İzleyeyim diyorum. Sizden izleyen biri  var mıdır acep?

Böyle işte bu yazarı okumadıysanız değişik anlatım dili olan ve bakış açısı ucundan isyankar olan yazarı tanıyın derim.

George Carlin’in, eşinin ölümünden sonra yazdığı “Zaman paradoksu” …

Facebook'da bugün bir paylaşım okudum ve sizinle de paylaşmak istiyorum.
Hatta sizde paylaşın ki farkına varmayan birilerinin farkına varmasına vesile olalım....


George Carlin’in, eşinin ölümünden sonra yazdığı “Zaman paradoksu” … Okunmalı …

 

Mektubun sahibi, George Carlin (1937 – 2008); 5 Grammy Ödülü kazanmış, ABD’de “100 en büyük TV stand-upçısı” listesinde yer almış bir büyük komedyen, aktör ve yazar.
Bu yazı, eşi Brenda’nın kanserden ölmesinden sonra, “Zamanımızın Paradoksu” başlığı ile yazılmıştı.
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.

George Carlin

 

Sabahattin Ali 110 Yaşında Ve Soner Olgun Konseri...



 Bu hafta çok yoğundu benim için. Sevdiğim ve gitmek istediğim iki dinletiye gittim/k.

Tomurcuk Vakfı yararına verilen konserde Soner Olgun vardı. Dinlediğim günden beri çok seviyorum Soner Olgun'un yorumunu, duruşunu, hayata bakışını ve anlatışını.....
Nasıl güzel bir ses anlatamam size...
Hem ağladım, hem keyifle dinedim bu müthiş sesi.
Tabi Tomurcuklar( melek çocuklar, anneleri ve vakıf geneli bu çocuklarımıza böyle dediklerini belirttiler) ritim konseri verdiler başta. Buraya video eklemeyi bilsem sizinle de paylaşacaktım ama bilmiyorum henüz.
tomurcuk vakfı sitesi için tıktık   

Kurulum amaçları sitelerinde şöyle açıklanmış;

Tomurcuk Vakfı, zihinsel engelli çocuğu olan aileler tarafından 2010 yılında kurulmuştur.
Zihinsel engelli bireyleri, eğitim ve üretim ortamında kendilerine yeterli hale gelecek şekilde eğitmek, topluma uyumlarını, iş edinme becerilerini geliştirmek, üretken hale getirmek ve sosyal rehabilitasyonlarına destek olmak üzere çalışmalar yapan Vakıf, özellikle ebeveynlerin vefatından sonra vakıf çatısı altında korumaya aldığı engelli bireylere yaşamlarını sürdürecekleri, üretim ve sosyal yaşamlarını devam ettirecekleri “ Yaşam Merkezi”ni de zihinsel engelli bireylerin hizmetine sunmayı amaçlamaktadır.
Vakfımızdan yararlanan kitlenin büyük çoğunluğu sosyo-ekonomik yönden dar gelirli sayılabilecek ailelerden oluşmaktadır. Bu çocuklara Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilgili mevzuatlara göre okullara ödenen  eğitiminin yanında Vakıf tarafından sosyal yönden gelişimlerini sağlamak amacıyla haftanın 2 tam günü Vakıf Atölyelerinden faydalanma olanağı sunulmakta ve ücretsiz öğle yemeği imkanı tanınmaktadır.

Çoğunluk Down Sendrolu bu çocuklarımız için tüm desteklerini ellerinden geldiğince, imknaları dahilinde sunuyorlar.
Bu geceden elde edilen gelirde bu vakfa aktarılıyormuş. Ve sevgili Soner Olgun hiç bir ücret almadan destek oluyormuş birkaç yıldır kendilerine.
 Gönlüne ve desteğine sağlık...





 Sonraki dinletimiz de "Aysun Ali Kocatepe ile Sabahattin Ali 110 Yaşında" etkinliği idi.
Bir şey diyeyeim mi size... gerçekten de üreten, araştıran ve bildiğini paylaşan insanlar kendilerini, duruşları ile öyle güzel belli ediyorlar ki...
Gerçekten de bu çifti imkanınız olursa mutlaka canlı performans da dinleyin. Nasıl bir uyum ve nasıl bir sestir.....

Yeşil Mürekkep kitabını tam zamanında okumuşum dedim.

Yazar yaşasaydı bugün 110 yaşında olcaktı ama maalesef ki en verimli, en genç yaşında öldürüldü.
Ki yaşına rağmen hayatına öyle önemli ve çok eserler sığdırmış ki.

Bu dinleti de hem şiirlerine yer yer değinildi, hem hayatına dair kısa anekdotlar anlatıldı hemde Ali Kocatepe sevgili Sabahattin Ali'nin 8 şiirini bestelemiş bize bunları okudular.
Konuk sanatçı olarak da Edip Akbayram, Zara ve Koray Avcı vardı.
O bildiğimiz şarkıların, sevdiğimiz dillere düşen şarkıların çoğu yazara aitmiş meğersem.
Melankoli, Aldırma Gönül vb...
 Bu dinletiden de büyük bir keyifle ve gururla çıktık karıkoca. :)

Dün gece de CKM salonunda kardeşimin( kaynım olur ama kardeş benim için kendisi) yılsonu gösterileri, konseri vardı.
Maramara Üniversitesi'nin son sınıf öğrencilerinin konseriydi.
Öyle güzel eserleri icra ettiler ki kulaklarımızın pası silindi resmen.

Bu haftayı böylece kapattık.

İnan tüm müslüman aleminin Ramazan Ayı mübarek olsun.

Bana müsaade yazımı yazdım, sizleri okudum. Şimdi sıra kitap okuma da . :)))))
 

 

 

21.5.17

Sabahattin Ali Romanı Yeşil Mürekkep ...

Yani nasıl yazsam, nerden başlasam bilemedim.
Bu kitabı elinize aldığınız da iki güne bitirirsiniz, yazar o kadar akıcı bir dille yazmış.
Yalnız "Sabahattin Ali" nin eserlerini seviyorsanız çabuk bitiremiyorsunuz kitabı...

Yazarın ilk "Kuyucaklı Yusuf" eserini okumuştum ve tek kelime bakış açısına, anlatım dline ve olayları aktarışına hayran kaldım. Tabbi yıllar önce kısaltılmış şekillerde yada tam baskısı ile okuduğum çok klasik eser var ama bu yaşımda okuduğumda " okumuşum ama hiç böyle bakmamaştım" dediğim olduğundan  bazı eserleri tekrar okuyorum.

 Daha sonra da şu son yıllarda reklamı iyi yapılan ve sanki tek iyi eseri bu kitapmış gibi lanse esilen Kürk Mantolu Madonna kitabını okudum.

Tabi bu benim şahsi görüşüm ama Kuyucaklı Yusuf daha dokunaklı daha içli daha.... diye gider.
Elbet yayınevlerinin reklam politikası farklı biz okurlara göre..
Bazen gerçekten ama gerçekten de hiç de iyi olmayan bir kitabı bir numara gösterebiliyorlar... ah şu reklamlar...


Kitaba dönecek olursak;  yazarın gençlik yıllarından başlamış Osman Bey.
İlk Almanya'ya gidişi, eleştirisel yaklaşımı, çabuk aşık olabilen Sabahattin Ali'yi öyle güzel anlatmış.
Kesinlikle aydın ve entellektüel diyebileceğimiz biriymiş S.Ali. Tabi ister istemez ülkesini eleştirdikçe göze batmaya başlar.
Bu arada çevresinde, dostluklarında kimler yoktur ki... Aziz Nesin, Pertev Ailesi, Cimcöz Ailesi vs...

Okurken kendinize sormadan edemiyorsunuz sonu böyle mi olmalıydı...

Sonrasında yazı macerası, yazma tutkusu desek daha doğru olur. Geçim derdi sebebi ile öğretmenlik yapması, fakat düzeni eleştirmesi sebebi ile hapishanelerde geçirdiği süre.
Tabi Sabahattin Ali hapishane de bile mapus arkadaşlarını dinler ve Kuyucaklı Yusuf kitabını burda dinlediği gerçek öyküden esinlenerek yazar.
Sonrası bu eser yüzünden başı yine devlet ile derde girer...
Sonra evlenir ve baba olur. Ama ailesini geçindirmek için Ankara-İstanbul arası mekik dokur.

Eşinin yerine kendimi koyduğumda " aman Allah'ım dedim ben o kadar sabredebilir miydim bilmiyorum?" dedim.. çünkü o zamanın şartlarını düşünecek olursak, telefon yok, ulaşım zor, hem sabıkalısınız.

Eşi ve kızı da kendisi ile beraber çok çekmiş.. Sonrasında babasının büyüyüen bir kız çocuğu.. yaşamı...

Sonrasında pisi pisine öldürülmesi çok acı...
Oysa ki tek derdi ülkesini daha aydınlık yarınlarda görmek istmesi...

Gerçekten de yazar olmak aydın olmak çok zor... düşüncelerimizi özgürce; hakaret etmeden, karşımızda kini ezmeden söyleyememek çok kötü.

Oysa ki ülkelerin ilerlemesi, gelişmesi okuyan nesillere  ve snata, spora, tarihi kültürümüze sahip çıkmaya bağlı.

Evet şimdi Sabahattin Ali en iyi Edebiyat Yazarlarımızdan biri, kitapları çok satıyor... neye yarar ki.. gencecik yaşında, en üretken olduğu yaşta, ailesi ile geçireceği onca zaman varken öldürülüyor.....

Zor dostum zor deidm kitabın kapağını kapatınca...







16.5.17

Hisart Canlı Tarihi Sergisi Akasya Kültür Sanat Merkezi'nde...

Cumartesi günü( Gamze'nin bloğu ) Yaşam İzi Bloğunun yazarı  Gamze ile buluştuk 

Eşime okuldan Akasya Avm'de Külür Sanat Bölümünde bulunan Hisart Sergisi bileti vermişlerdi ve bende gezmeyi seven Gamze'yi davet ettim. Gamze'nin hem sohbeti çok keyilfi hem bilgisi ile size öyle güzel anlatıyor tarihi yerleri, olayları öğrenmemek mümkün olmuyor.
Benim gibi eksiği fazla olanlar için Gamze'nin sohbeti bir numara.
Gamze'cim yüreğine sağlık benimle de bildiklerini paylaştığın için.
Artık arkadaşlıktan bir adım öteye geçti bizim dostluğumuz. :)
İyi ki tanıdım dediğim sevdiklerimden oldu.

Önce yemeğimizi yiyip sonra da sergiyi dolaştık. Öyle çok büyük bir sergi değildi ama sergilenenlerin geçmişini düşününce içimiz nasıl cız etti anlatamam.....

Hiç bir savaşa denk gelmedik belki yaş olarak ama gördüklerimizden, duyduklarımızdan etkilendiğimizi düşünürsek; yaşasaydık nasıl olurduk hiç bilemiyorum...

BU arada Hisart merkezi Çağlayan’da bulunan ve 1900’lü yıllarda meydana gelmiş savaşları dioramalarla yani 3 boyutlu canlandırmalarla anlatan bir müze.  Eserlerin bir kısmı Mayıs ayı sonuna kadar Akasya Avm içinde sergileniyor.

Ve 31 Mayıs'a kadar da sergi devam ediyor.

Canlandırma olan mankenler çok başarılıydı. Aslında bunu şunun için yazdım kimse kusura bakmasın ama bazen öyle canlandırma heykeller yada mankenler yapıyorlar çok kötü oluyor...

Sergiyi gezerken hep dua ettim bizi için, toprağımız için savaşan, şehit olan atalarımıza. Ve Ulu Önder Atatürk'ümüze ve silah arkadaşlarına, onunla bu yola baş koyan şehitlerimize.... minnet ve saygılarımı sundum...






 Balkon Göçü sergilenmiş... Ne zordur göçe mecbur olmak, herşeyini, vatanını, toprağını bırakmak....


 O dönem savaşlarda kullanılmış eşyalar, zırhlar, şapkalar.. mermiler, tabanca ve kılıçlar...




 Bu görselle de Sarıkamış olayını canlandırmışlar...








13.5.17

Zaman....

Gündüz kızı uyuturken bi beş dakka bende uyuyayım derken bi baktım 2 saat uyumuşum.
Tabi uykuyu alınca gece de nöbetteyim.
Buraları da denetliyorum asayiş berkemal :))))

Facebook kullananlar bilir, her gün Facebook geçen sene aynı gün neleri paylaşmışız hatırlatma yapıyor.
Dün de annemin fotoğrafını ve paylaşımımızı hatırlattı.

Elbet onun hatırlatmasına ihtiyaç yok ama o anda görünce daha bir içerledim, içim cız etti....

Hatta paylaşıren de yazdım "biz hergün annemle konuşuyoruz, selamlaşıyoruz" diye...

Şunu fark ettim ki insan annesini, babasını kaybettiğinde ölüm anlam değiştiriyor.... 

Önceden söylediğim, teselli ettiğim birçok cümle şimdi anlamlarını kaybetmemiş olsada daha bir azaldı.
Ve kendi kendimi teselli etme yöntemi buldum.

Elbet kabul ediyoruz ölümü ama işte ne bileyim kelimelerin anlamsız kaldığı noktadayım...

Şunu anladım ki "alışılmıyor" hani diyorlar zamanla alışırsın diye, yok öyle birşey yaşımız kaç olursa olsun alışılmıyor, tersine sadece "daha bir kabul eder" oluyoruz.
Ve zaman her zaman iyi gelmiyor, düşünüyorum, ki hep aklımda can'ım annem, kalbimde, bedenimde, kulaklarımda...

Bazenler çoğalıyor... sonra o özlem varya işte o özlem.. zaman bu duyguya hiçde iyi gelmiyor.... Kendimizi kandırıyoruz sanırım, iyi olmak için, hayatta kaldığımız için ve herşeyden öte bizde birer anne-baba olduğumuz için güçlü olmak zorunda kalıyoruz....

Ve gece gece yazdım bunları ççünkü sabaha bırakırdam muhtemelen yazmam bunları... içimde tutarım.
Aslında daha çok benim gibi acıyı yaşayanlara "yalnız değilsiniz" demek için yazıyorum... yoksa ötesi yok yani...

Herşey Facebbok'un başının altında çıktı ey blog.....

Yeter bu kadar dimi....

İyi geceler.....



11.5.17

Knulp Herman Hesse Ve Hayata Dair..

Kadıköy'e her indiğimde uğrak yerlerimden biri de YapıKredi Yayınları'dır.
Nedense oranın atmosferini çok seviyorum.
Ve her indiğimde muhakkak bir kitap alırım.
Bu kitabı da aslında yine bakınırken öncelik olarak ince kitap olması sebebi ile almıştım. Çünkü elimde bekleyen çok kitap var ve evdeki kitapları bitirip yenilerini almak istiyorum.
Maalesef böyle yazsam da ara ara yeni kitaplar ekleniyor :))

Kitaba dönecek olursam baş kahramınımız Sevgili Knulp bir göçebedir.
Ve özgür ruhlu, kimseyi rahatsız etmek istemeyen, saygın ve saygılı, biraz felsefi, ama en çokda yalnız bir göçebedir.
Kendini ve yaşamı sorgular Knulp. Geçtiği kasabalarda, köylerde iyi dostluklar bırakır.
Ve senede birkaç gün mutlaka köyüne uğrar...
Aslında kitabın sonlarına doğru öğreniyoruz ki Knulp sevda uğruna okulundan ve yaşamından vazgeçer ve karşılık bulamıyınca da yollara düşer.
Ve ince astalığa yakalanır...
Az ve öz olarak yazar uzatmadan kitabın son bölümünde Knulp'un neden göçebe olduğunu, sevdasını ve ailesini anlatır.
Bir solukta okuyacağınız ama aynı zamanda sizi düşündüren bir kitap Knulp.

Yazarın anlatım dilini ve öykülerini sevdim, aslında yazarın BozkırKurdu kitabını okumayı çok istiyorum.
Henüz almadım ama alırsam da diğer kitapları ile birlikte alayım en iyisi dedim kendime.

Bide Knulp'u okurken bizim Aylak Adam'a çok benzettim, çünkü aynı zamanda birazda aylaktır Knulp. Karın tokluğuna çalışır ve kimseye yük olmak istemez.
Gezmeyi, seyahat etmeyi çok isterdim. Fakat devamlı bir yalnızlık ve ailemin olmamasını istemezdim.

Sanırım buda aidiyet duygumuzdan kaynaklanıyor.

Okumadıysanız not edin ve okuyun derim naçizane.